post image

Rüzgar Üfleyen Fırtına Lodos Estirir

Çünkü sen, yaşamak için başka bir insanın seni sevmesine ihtiyaç duyuyorsun. Fakat ben duymuyorum. O kadar muhtaçsın ki kendin dışındaki biri tarafından sevilmeye, benim ne hissettiğimi anlamıyorsun bile. O kadar çok uzaksın ki benim sevilmeye ihtiyaç duymama hissiyatıma, bir başkası tarafından sevilmeye ihtiyaç duyulmaksızın yaşanabileceğine olasılık bile tanıyamıyorsun... Senin ve diğer bütün insanların "evet sadece insanların" kişiliğime katkısı düşüncelerimi harekete geçiriyor olmanızla sınırlıdır. Duygularımı mı? Onları menekşeler harekete geçiriyor misal, arabalara havlayan köpekler gibi, gülümsüyorum... ve Sen! Bakıyorum sadece, senin bana baktığın gibi ben de sana bakıyorum, aptal aptal bakıyorum. Anlamasam bakmam evet. Bakışmanın en aptal halini yaşıyoruz. Sen de beni anlasan misal... "Bakışmanın en akıllı halini yaşayacağız." dedi kadın. Kadın, sevmenin sevilmekten daha doyurucu olduğuna inanıyordu. Kendini, sevilmeye değil sevmeye borçluydu. Hediye almaktan değil de hediye vermekten mutlu olmak gibi bir şey işte... Fırtına rüzgarın anneannesi, lodos ise oğlu idi. Rüzgarın babası yoktu.  Rüzgar bir çeşit İsa’ydı. Ama dişi bir İsa. Fırtına üflediğinde rüzgar, rüzgar üflediğinde lodos esiyordu...

post image

Kaybedince Kaybolmak

Yaşantımız boyunca hayatımızda olup da kaybettiğimiz her şey ve herkes;  kalbimizde bir iz,  bir sızı ve bir boşluk bırakır. Bazen kaybettiğimiz o kadar değerlidir ki veya biz kalbimizde ona öyle özel bir yer ayırmışızdır ki sadece onu kaybetmeyiz, aynı zamanda kayboluruz da...   Hiç dipsiz bir kuyuda sürekli düştüğünüzü hissettiniz mi?  Elektriklerin birdenbire kesilip karanlıkta kaldığınız ve nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı bilemediğiniz oldu mu? Sakin bir okyanusta,  bildiğiniz rotanızda giderken aniden çıkan fırtınayla dev dalgalar arasında kalıp geminizin alabora olduğunu düşünün. Dünyanızın büyük bir depremle çatırdadığını,  hayatınıza bildiğinizin dışında bambaşka bir pencere açıldığını. Bence kaybedince kaybolmak böyle bir şey… Ne kadar gitmesin,  geri gelsin, desek de çaresizce çabalasak, uğraşsak da biten bitmiş,  giden gitmiştir. Bazen yakıp yıkarak bazen de minnet duyularak ama yerinde hep kocaman bir özlem, hasret bırakarak. Artık gelecekte sadece anılarda ve dualarda yaşatmaktan başka çaremiz yoktur. Peki insan böyle bir acıyı yaşadıktan sonra hayatına kaldığı yerden devam edebilir mi? Kaybolduğu yerden çıkıp tekrar yolunu bulabilir mi? Ya da hayat bize bu acıyı unutturabilir mi? Yaşadığımız hiçbir acıyı unutmayız. Bir söz, bir bakış, bir duruş veya anlık bir durum bize kaybımızı hemen hatırlatır. Dinlediğimiz bir şarkıdır belki de bizi alıp anılar diyarına götüren. Küllenmeye çalışan ateşimiz tekrar alevlenir, kabuk tutmaya yüz tutmuş yaramız tekrar kanar. Özlem dolu derin bir iç çekişle kabullenmek zorunda olduğumuz gerçeğini kendimize tekrar tekrar hatırlatırız. Hayat;  bize acımızı unutturmaz. Belki zamanla hafifletir ama doğrusu, bizi acımızla yaşamaya alıştırır. Benim tek avuntum; onların çok güzel bir yerden bizi görebildiklerini düşünüp, zamanı geldiğinde tekrar birbirimize kavuşacağımıza ve hasretle sarılacağımıza inanmak. Siz acınızla nasıl başa çıkıyor, kendinizi nasıl avutuyorsunuz? Yoksa siz de kaybedince kaybolanlardan mısınız?

post image

Sorun Bende...

Ve "sorun sende değil bende" ile bitiririz ki; vicdanımız rahat etsin. Ben neden mi bendeki seni bitirmiyorum hiç? Çünkü bitireceğim bir şeye başlama zahmetine sokmuyorum kendimi. Bitirmek çok kolay, başlamak/başlatmaksa çok zahmetli. Bir şeye yada birine başlama enerjisi bulamıyorum içimde kolay kolay. Bulunca da dibine kadar kullanıp tüketiyorum yarına çıkacağım makul olmayan şüpheli bulunduğundan. Makul olmayan şüpheli dedim, çünkü bir ömrü kaç nefes sonra tüketeceğini bilmeden yaşamaya mahkum edilmek kadar adaletsiz ne olabilir ki? İnsan ömrü ve bilinci baştan sakat... Böyle devasa bir bilinmeyene karşı durabilmek için, son kullanma tarihinden emin olduğu bir şeyi yada birini başlatma gayretiyle sürdürüyor insan ırkı hayatını. Çoğunluk, evlenip çocuk yapma az bilinmeyenli denkleminin bir bilineni olarak konumlandırıyor kendini. Zira genel geçer uygun bulunmuşluk her zaman emniyetlidir. Ben seni başlatmıştım kendimde, çok bilinmeyenli bir denklemin en bilinmez bilinmeyeni olduğunu düşündüğümden. Zira beni nereye götüreceğini kestirememeliydim, başlama enerjimi kaybetmemek için... Son nefesimin miad tarihi kadar bilinmez olsundu senden bana gelecek şey yada gelmeyecek... Hep doğruları söyleyen bir yalansızlıkta bile belirsiz olmalıydı güzergahımız... Her an yeniden başlıyormuş gibi heyecanlı ama tüketmişlikten üreyen ölümden uzak. Uzak. Uzak kalmamalıydık senle ikimiz; uzaklara gitmeliydik... Ölü olan her şeyden uzaklaşıp orada ölmeliydik birbirimizi tüketmeden. Birbirimizi bitiremeden daha, ölmeliydik. Bu kadar tanıdık olmamalıydın bana hiçbir zaman. Bu kadar olağan, bu kadar standart, bu kadar "herkes gibi" olmamalıydın. Ömrümün son nefesi kadar yabancı kalmalıydın sen bana.

Seni her zaman seveceğim...

I, i will always love you. Ben, seni her zaman seveceğim. You, darling i love you, Sen, sevgilim sen, I'll always, i'll always love you... Ben her zaman, seni her zaman seveceğim...   Arada değil, her zaman ve çok özlüyorum. Sonra yazıyorum. Yazınca geçiyor gibi oluyor. Yazmazsam öleceğim özlemek komasından gerçekdışı ve simülatif bir biçimde. Gerçek ölüm bu kadar acıtmaz, sanmıyorum. Fonda  "I Will Always Love You" çalarken özlüyorum seni, kurgusal bir ölüm eşlik ediyor ruhuma ve başlıyor çalmaya morfin bulutu... Eceli ile ölmedi kalbim, vardır bir katili dedim ve o katil sen oldun. Kanadımı kırdın ya benim, başkasına gökyüzü olma sakın!

post image

HUZUR

Kaçıyorum… Betonların, kargaşanın, stresin, gerginliğin ve en önemlisi de insanların olmayacağı huzur dolu bir yere. Patika yolun sonunda arabamdan inip görkemli ağaçların, rengârenk kır çiçeklerinin olduğu ormana doğru yürüyorum. Tatlı bir rüzgâr yanağıma hoş geldin dokunuşu konduruyor.  Dans eden yaprakların hışırtıları kuşların cıvıltılarına karışıyor. İlerledikçe daha önce hiç görmediğim çiçeklerin kokuları başımı döndürürken;  arıların,  hangisinden bal alsam der gibi koşturmacalarını fark ediyorum. Biraz daha gidiyorum neler görebileceğimi merak ederek. Uzaktan sakin dalga sesleri geliyor. Sese doğru ilerlemeye başlıyorum ve bu arada gördüğüm muhteşem çiçeklerden küçük bir demet yapıyorum. Her birinin kokusu o kadar güzel ki,  böyle güzel kokuların en lüks parfümlerde bile olamayacağını düşünüyorum. Güneşin ışıkları,  ağaçların arasından kırılarak gelirken sadece etrafı değil beni de aydınlatıp ısıtıyor. Ağaçların dallarında oynayan sincaplar ile kendilerine de yer verilsin isteyen serçeler arasında tatlı bir çekişme var sanki. Sonunda ağaçların seyrekleşip çiçeklerin yol gösterdiği,  sakin dalga seslerinin sahibi olan huzur gölüne ulaşıyorum. O kadar temiz, duru, dingin ve sakin görünüyor ki daha önce hiç kimse tarafından keşfedilmemiş,  beni beklemiş gibi. Göz alabildiğine nilüferler arasında görünen minik kurbağalar, balıklarla arkadaş olmuşçasına sohbet ediyorlar. Beyaz kelebekler, uğur böcekleri, yusufçuklar… Her şey o kadar dengeli, huzurlu ve ahenkli ki kendimi gölün sularına bırakıp sonsuza dek bu ortamın parçası olmak ve kaybolmak istiyorum. Tam bu duygularla gölün kıyısına yaklaşırken arkamdan gelen sese dönüyorum. Bembeyaz,  güçlü ve kendinden emin adımlarla gelen bir Unicorn.  Sevgi ve şefkatle yaklaşan bu muhteşem güzelliğe dokunmak için tam elimi uzatıyor ve uyanıyorum…